Yanan kiliseler ve evler, tecavüze uğrayan hamile kadınlar, ellerinde sopalar ve ağızlarında ırkçı sloganlarla ev basan serseriler, binbir emekle alınmış ev eşyalarını sırtlayıp kamyonlara dolduran yağmacılar, atılmış kumaş, elbise vb. şeylerle üstüne bir tabaka serilmiş gibi duran sokaklar ve izleyen yıllarda İstanbul’u yavaş yavaş terk eden vatandaşlar.
6-7 Eylül utancının üzerinden tam 55 yıl geçti; ama bu konu hiçbir zaman hak ettiği ölçüde tartışılmadı. Tomris Giritlioğlu’nun Yılmaz Karakoyunlu’nun romanından sinemaya aktardığı “Güz Sancısı” filmi ve birkaç küçük aktivist grubun eylemleri dışında bu mesele ülke gündemine hiç girmedi. İstanbul; onu yaratan renklerini sessiz sedasız kaybetti.
Tarih: 6 Eylül 1955.
Yer: İstanbul.
Düşük tirajlı İstanbul Ekspress gazetesi; öğleden sonra yeni bir baskı yaparak Atatürk’ün Selanik’teki evinin –ki aslında Atatürk’ün değil, Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın evlendiği ve Atatürk’ün onaylamadığı kocasının evi- bombalandığı haberini duyurdu. Sonradan bu gazetenin sahibi Mithat Perin ve yazı işleri müdürü Gökşin Sipahioğlu’nun Selanik’te bir provokasyon yapılacağını önceden haber alıp kağıt stoku yaptığı öğrenilecekti. Tarihçi Ayşe Hür’ün de yazdığına göre 6-7 Eylül muhteşem bir devlet organizasyonu olarak planlanmış ve “başarıyla” uygulanmıştı.
Devlet önce kendi ajanları aracılığıyla Selanik’teki eve küçük bir bomba attırmış; sonra da bu haberi bağlantılı olduğu medya grupları aracılığıyla kışkırtıcı biçimde halka duyurmuştu. Yine kendi hazırladığı yağmacılarla İstanbul’da yaşayan Rum ve Ermenilerin evlerini yağmalatarak tarihimize kara bir leke sürmüştü.
Peki neden?
1919-1923 yılları arasında Yunanistan ve Türkiye arasında yaşanan silahlı mücadelelerin ardından ikili ilişkilerde ciddi bir normalleşme ve iyileşme görülmüştü. Karşılıklı olarak yapılan çeşitli ticaret anlaşmalarıyla binlerce Rum, Türkiye’ye ticaret için gelmişti. Hatta Yunanistan lideri Venezilos, Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday bile göstermişti.
İkinci Dünya Savaşı esnasında Yunanistan’da yaşanan büyük kıtlık döneminde Türkiye birkaç kez ülkeye yardım gemileri göndermiş ve bu gemiler Yunan halkı tarafından limanlarda büyük gösterilerle karşılanmıştı. Ülke liderleri ya da üst düzey görevlileri karşılıklı olarak birbirlerini ziyaret ediyorlardı.
Bu dostane durum birdenbire Türkiye’nin kendi içindeki Rum vatandaşlarını kaçırtmak için “pogrom” düzenlemesine nasıl varabilmişti?
Bu sorunun cevabının İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra değişen küresel koşullarda aramak gerekiyor. İngiltere; savaşın galibi olarak çıksa da hem ciddi biçimde yorulmuş hem de karşısına Sovyetler gibi önemli bir rakip dikilmişti. Sovyetlerin kendisiyle birlikte, İngiltere’nin sahip olduğu sömürge topraklarında anti-emperyalist hareketler zaten yorgun düşen İngiltere’yi iyiden iyiye zor durumda bırakmıştı.
AKEL ve anti-emperyalist hareket
Kıbrıs; İngiltere’nin en çok zorlandığı topraklardan biriydi. Çünkü başında AKEL (Emekçi Halkın İlerici Partisi) vardı ve güçleri oldukça yüksekti. Parti adadaki diğer partilerle birlikte İngiltere’nin kayıtsız şartsız adadan ayrılmasını savunuyordu. 1926 yılında “Kıbrıs Komünist Partisi” adıyla kurulan parti; kuruluş tezlerinde “vatanımızı Britanya sömürgesi olmaktan çıkarmayı” belirtiyordu. 1931 yılında Kıbrıs Türk toplumundan da destekçi bulan anti-emperyalist ayaklanmadan sonra lider kadrosu sürgün edildi ve illegal ilan edilerek bütün yayınları toplatıldı. KKP; milliyetçiliğe ve şovenizme tümüyle karşı komünist bir partiydi; merkez komitesi arasında Derviş Ali Kavazoğlu isminde bir Türk bile vardı! Üstelik bu Kıbrıs Türk’ü devrimci AKEL için girdiği bir çatışmada yaşamını yitirmişti.
1941 yılına gelindiğinde ve adadaki Palmer diktatörlüğü yumuşamaya başladığında KKP legal siyasete atılma kararı verdi ve adadaki başka ilerici demokrat gruplarla işbirliği yaparak “Emekçi Halkın İlerici Partisi” (AKEL) kuruldu. Başlarda KKP illegal, AKEL ise legal olarak siyasetlerini sürdürürken bir süre sonra iki parti birleşerek ortak siyaset izlemeye başladılar.
Ancak karşılarında, “Atlantik ötesinden” gönderilmiş büyük bir düşman çıktı: EOKA!
Emperyalizmin piyonları
Yeorgios Grivas adında bir İngiliz ajanının önderlik ettiği EOKA enosis fikrini savunan silahlı bir örgüttü. EOKA da sözde anti-emperyalist bir partiydi; ancak zaman içerisinde gerçek niyetlerinin ne olduğu tek tek ortaya çıktı. İngilizler; Kıbrıs’ı hiçbiri kendilerine karşı tek başına bir anlam ifade edemeyecek kadar küçük parçalara bölerek adadan kısmi ayrılışlarının zararını minimize etmeyi planlıyordu.
Adada Rumlar EOKA kullanılarak ikiye bölünürken, İngilizler de Türklerden mürekkep bir polis ordusu kurma peşindeydi! 1955 yılında Sömürge Hükümeti Polis Mekanize Birliği kuruldu; üç yıl sonra 1770 kişilik birlik mevcudunun 1700’ünü Türkler oluşturuyordu. EOKA da; çoğunlukla işte bu Türklere saldırıyordu.
Ancak İngiltere’nin eylemleri bunlarla sınırlı kalmıyordu. Eşzamanlı olarak Türkiye’de de “Rum düşmanlığı” körükleniyordu. 1953 yılında birdenbire; o zamana kadar hiç olmayan milliyetçi örgüt ve dernekler kurulmaya başlandı. Aynı yıl, o güne kadar hiç kutlanmayan fetih törenleri kutlandı ve bu törenlerde bu derneklerin üyeleri Türk bayrağı asmayan dükkanların camlarını kırdı!
Plan işliyordu; artık İngiltere adadan çekilirken arkada güçlü bir anti-emperyalist hareket kalmayacak; tüm taraflar kendi içinde ve birbirlerine karşı bölünmüş olacak ve aynı zamanda garantör konumundaki iki ülke de birbirine düşman olacaktı.
Aynı tarihlerde; iç savaştan çıkan ve istikrarlı bir düzen tahsis eden Yunanistan; İngiltere’den adayı tümüyle kendilerine bırakmalarını isteyecek ve konuyu BM nezdinde tartışmaya açacaktı. Adanın tümüyle kendi insiyatiflerinden çıkmakta olduğunu fark eden İngilizler; komünizm korkusu ve iki tarafın birbirine olan düşmanlığını ileri sürerek ABD’yi ve diğer ülkeleri yanına çekmeyi başardı; konu BM’de gündeme gelemedi.
“İşimize gelen ayaklanma”: 6-7 Eylül
İngiltere’nin Kıbrıs’tan çekilirken aynı zamanda adayı kontrolü altında tutabilmesinin iki yolu vardı: 1) Adadaki tüm güçleri bölmek. 2) Dünya kamuoyuna Türklerin ve Rumların uyuşamayacak olduğunu göstererek adada söz sahibi olmak.
İngilitere Dışişleri Bakanı Anthony Eden anılarında o dönemlerde Türkiye ve Yunanistan’ın aralarının bozuk olduğunun görünmesini istediklerini yazacaktı. İngiltere bu durumu sağlamak için Kıbrıs’ta, Yunanistan’da ve Türkiye’de milliyetçi örgütleri el altından ve kimi zaman devlet aracılığıyla (unutmayalım ki hem Yunanistan hem Türkiye NATO üyesiydi) desteklemişti. Artık birbirini Nobel Barış Ödülü’ne aday gösteren, kıtlık zamanlarında birbirine destek olan, birbirlerinin ülkesinde ticaret yapan iki ülke yerine birbirlerini yok etmeyi planlayan iki halk vardı ortada.
19 Ağustos 1954 tarihinde Atina’daki İngiltere Büyükelçisi gizli bir raporunda üstlerine Türk-Yunan dostluğunun çok kırılgan olduğunu, küçük bir şok etkisinin bile aralarını açmaya yeteceğini, “Atatürk’ün Selanik’teki evine tebeşirle küçük bir yazı yazmak “ gibi önemsiz bir olayın bile ciddi sonuçlar doğurabileceğine değiniyordu.
Nitekim öyle de oldu.
6-7 Eylül 1955’te alnımıza bir kara leke işte böyle sürüldü. İngiltere; adadan onun çıkarlarına uygun olarak çekilmeyi her tarafı bölerek ve dünya kamuoyunu bölgede ciddi bir çatışmanın ancak İngiltere eliyle engellenebileceğine ikna ederek planlamış ve başarıyla uygulamıştı.
6-7 Eylül’ün 55. Yıldönümünde artık hem Türkler hem Yunanlılar olarak; kurtuluşun ancak bölgeden uluslar arası güç odaklarını tasfiye ederek gelebileceğini görmemiz gerekiyor.
Tıpkı 1931’de İngiliz emperyalizmine karşı birlikte yaptığımız gibi!



hasan
Eylül 23, 2010
teşekkür ederim güzel makale
söve
Mayıs 28, 2011
mükemmel bir yazı