Home

canol_markopasa_002Aşağıdaki yazı, Aziz Nesin’in Medet dergisinde Marko Paşa dergisi (ya da “efsanesi”) ile ilgili yazdığı bir yazıdır. Ali Nesin tarafından Türkçeleştirilmiştir. Okurken gözlerinizde bir şeylerin tomurcuklanmamasına imkan yok.

Aziz Nesin

 

1946 yılı Temmuz ayında Esat Adil Müstecabi, “Gerçek” adlı günlük bir gazete çıkarıyordu. Ben, bu gazetenin sekreteri ve köşeyazarıydım. Gerçek 25 sayı çıkabildi. Bigün, akşam gazeteyi hazırlarken, Emniyet Müdürlüğü Birinci Şubesinden matbuat işlerine bakan polis Hüseyin yönetimevine geldi. Sıkıyönetim Komutanlığının gazeteyi kapatmış olduğunu bildirdi. Kendisinden yazılı emir istedik, yarım saat sonra da yazılı emri getirdi. Bu emirde kapatma nedeni bildirilmiyor, yalnızca Sıkıyönetim Komutanlığınca kapatılmasına gerek görüldüğü yazıyordu.

Gerçek kapandıktan sonra işsiz kaldım. Gazetelerde düzeltmenlik için bile yaptığım başvurular reddedildi. O zaman üyesi olduğum Türkiye Sosyalist Partisinde parti işlerinde çalışıyordum. Geçimimi sağlar herhangi bir işim yoktu.

Parti de para sıkıntısı çekmekteydi. Esat Adil’e haftalık bir gülmece gazetesi çıkarmayı önerdim. Deneyimlerime göre çıkaracağım gazetenin üçbin satması olasıydı. Bu gazete için de yediyüz lira gerekiyordu. Böyle bir gazete ayda üçyüz lira kâr bırakacaktı. Esat Adil’le uyuştuk. Parti bu parayı sağlayacak, ben emeğime karşılık ayda yüz lira alacaktım. Kârın üst tarafı da partiye kalacaktı.

Parti üyeleri, olanakları kadar beşer onar lira vererek gazetenin sermayesine ortak olacaklardı. Anlatılmayacak biçimde sıkıntı içinde olduğumdan, paraları toplama işini partinin muhasebecisi Alaaddin Hakgüder’e bıraktım. Bu iş iki ay kadar sürdü. Partili arkadaşlar zaten az gelirli işçiler olduklarından, bu iki ayda ancak 260 lira toplanabilmişti.

Gazeteye, halk kitlesi tarafından benimsenmiş ve tutulmuş bir ad vermek gerekiyordu. Gerçek gazetesinde yazdığım köşeyazılarından birinin başlığı “Markopaşa’ya Şikayet” idi. İşte bu köşeyazının adından yola çıkarak Markopaşa adını önerdim. Gerek partiden istifa edişim, gerek yediyüz liranın bir araya getirilemeyişi yüzünden Markopaşa’yı çıkaramadım.

Sabahattin Ali bir gülmece gazetesi çıkaracağımı duymuş. O sıralarda Sabahattin, Devlet Konservatuvarındaki hocalığından çıkarılmış, vekalet emrine alınmış bulunuyordu. Ankara’dan geldiği bir sıra beni buldu, “Markopaşa’yı birlikte çıkaralım, ben sermayesini veririm,” dedi. Önerisini memnuniyetle karşıladım. Yeniden konuşmak üzere ayrıldık. Beyoğlu Balık Pazarı Cumhuriyet Lokantasında buluştuk. Bu konuşmamızda Sabahattin bana karşı çok dostça ve insanca hareket etti. Gazetenin sermayesi olarak bin lira verecekti. Bana şöyle dedi:

­– Senin mali durumun benimkinden çok bozuk. Eğer gazete ayda yüzelli liradan az kâr getirirse, bu para tamamen senin olsun, yüzelliden fazlasına ortağız…

İkinci konuşmamızı Tepebaşı’nda Cumhuriyet Gazinosunda yaptık. Sabahattin gazetenin sahibi olacak, ben de yazı işleri müdürü olacaktım. Başyazıları Sabahattin yazacak, gazetenin öbür yönetim ve yazıişleri benim üzerimde kalacaktı. Sabahattin benim fazla heyecanlı olduğumu söyleyerek, yazdığım yazıları gözden geçirmemi istiyordu. Kendisini haklı buldum ve razı oldum. Buna karşılık ben de onun başyazılarından seçtiklerimi gazeteye koyacaktım. Üçüncü buluşmamızda gazetenin imtiyazını almak için beyanname aldık. Babıâli yokuşundan çıkarken Sabahattin Ali’ye,

– Senin sahip, benim de yayın müdürü olmam doğru değil, sahip ve yayın müdürlüğünün bir kişide bulunması daha doğru olur, dedim.

Sabahattin, hem sahip hem de yayın müdürü kendisinin olmasını istedi. Sabahattin o gün bana bin lira verdi.

Aramızda hiçbir mukavele yoktu. Sonuna değin de böyle bişeye gerek görmedik. Ne o bana hesap ve yönetime değgin tek bişey sordu, ne ben onun ne kadar para çektiğini hesapladım.

Sabahattin’den aldığım bin lira üzerimde taşınması pek zor bir sorumluluk gibiydi. Onun bana güveni, bu parayı ziyan edeceğim korkusunu büsbütün artırıyordu. Vilayet karşısındaki İzzettin hanında yönetimevi olarak bir bir oda tuttum. En ekonomik yoldan bir de afiş yaptırdım.

Üçbin satacağımızı hesaplayarak altıbin gazete bastık. Fazla para harcamamak için, hamallık parasından bile kısmak amacıyla kâğıtları ve basılmış gazeteleri gece karanlığında kendim basımevinden yönetimevine taşıdım.

Markopaşa’ya karikatür gerekiyordu. Çok eski arkadaşım olan[2] Faris Erkman’a rica ettim. Faris “yaparım” dedi, ancak çok işi olduğunu, o sırada bir harita üzerinde geçici olarak ve çok az parayla çalışan Mustafa Uykusuz’un çalışmasının daha doğru olacağını söyleyerek Uykusuz’u önerdi.

Uykusuz’u “Gün” dergisinde çıkan iki üç karikatüründen tanırdım. Akhisarlı tütün işçisi bu halk çocuğunun sanat yeteneği bu bikaç karikatüründe belli olmuştu. Kendisinden daha da büyük gelişmeler beklenebilirdi.

İşte böylece Uykusuz da Markopaşa ailesine katıldı. İlk zamanlar başka karikatürler de alıyorduk, sonraları Uykusuz büyük bir ilerleme göstererek hakettiği değeri kazandı.

Gazete daha basılmadan iki gün önce, gazete bayilerinden Fazıl’a gittim. Markopaşa’nın dağıtma işini kendisine önerdim, kabul etti. Gazete basılıp yönetimevine gelmişti. Katlanması gerekiyordu. Hiçbir çıkar beklemeden büyük iyilik ve yardımlarını gördüğüm Halûk Yetiş benimleydi. Birlikte gazete kırdık. Gece saat 1’den sonra Halûk evine gitti. Sabahın dörtbuçuğuna dek gazeteleri ellişer ellişer paketledim. İkibin Anadolu’ya ayırıp dörtbin tanesini omzuma aldım, bayi Fazıl’ın dükkânına götürdüm. Fazıl gazetelere şöyle bir bakıp,

– Kusura bakma, ben bu gazeteyi dağıtamayacağım, dedi.

Nedenini söylemiyordu. Fazıl ricalarıma kulak bile asmıyor, o saatlerde pek fazla meşgul olan her bayi gibi öbür gazeteleri dağıtmakla uğraşıyordu.

Markopaşa’nın o gün çıkacağı afişlerle ilan edilmişti. Ve hepsinden beteri de, Sabahattin’in bin lirası, altıbin tane işe yaramaz iade kâğıdı haline gelmişti. Bunları kiloya versek elli lira bile tutmazdı. Fazıl’ın dükkânının kapısında beynimden vurulmuşa döndüm. Gazeteleri yeniden kucaklayıp başka bir bayiye götürdüm. O da bu gazeteleri satamayacağını, kendisine boşuna yük olacağını söyledi, almadı. Dört bayiye daha gittim. Onlar da, “satılmaz” yada “geç kaldı, dağılmaz” diye reddettiler. Gazeteleri yönetimevine geri getirdim, başına oturup düşünmeye başladım. Sabahattin, bana güvenerek bin lira vermiş, işte ben de o parayı bu hale getirmiştim. Saat onda Sabahattin otomobille geldi. Hiçbir gazeteci ve tütüncüde Markopaşa’yı arayıp bulamayınca “Niye dağıtmadın” diye sordu. Haklı olarak pekçok hiddetlendi. Ben her kabahatli insan gibi alttan aldım.

– Merak etme, biraz burada otur, şimdi satarım, dedim.

Birdenbire o anda aklıma bir düşünce gelmişti. Kolumun altına ikibin gazeteyi alıp sokağa çıktım. Markopaşa’yı kendim satacaktım. Ancak bütün çabama karşın “Markopaşa” diye bağırmaya utandım. Eminönü meydanına gelince gözümü kapayıp “Markopaşa” diye avazım çıktığınca bağırmaya başladım. Gazete adeta kapışılıyordu. Köprüde, partiden tanıdığım işçi arkadaşlara rasladım, beni ayıplıyorlar gibi geldi. Beyoğlu’na doğru çıktım, her gazeteci, tütüncü dükkânına beşer onar bırakıyordum. Bir bölümü, “satılmaz, sekiz sayfalık gazeteler bile satılmıyor,” diye almak istemiyordu. Onlara rica ediyordum:

– Zararı yok, siz alın şöyle bir asıverin, diyordum, satılmazsa istemem…

Taksim’e geldiğimde, dükkânlara bıraka bıraka, biyandan sata sata, ikibine yakın gazeteyi bitirdim. Yönetimevine dönüp ikibin gazete daha aldım. Bunları da Beyazıt, Fatih, Edirnekapı taraflarına dağıttım. Böylece dörtbin gazeteyi bütün Istanbul’a dağıttım, ikibin gazeteyi de taşraya yolladım.

Gazetenin çıktığından iki gün sonra hiçbir gazetecide Markopaşa kalmamıştı, hepsi satılmıştı. Taşradan, il ve ilçelerden, “100 daha gönderin”, “200 daha gönderin” diye mektup ve telgraflar yağıyordu.

Satış durumuna göre, ikinci sayıyı 15 bin basacaktım. Ancak Sabahattin Ali, “Satılmaz, elimizde kalır” diye ısrar etti, 10 bin bastık.

İkinci sayının başarısı daha da büyük oldu. Üçüncüyü 15 bin, dördüncü sayıyı 25 bin bastık… Bundan sonra her hafta arttırarak baskıyı 80 bine, satışı da 60-70 bine kadar çıkarttık ki, o sıralarda en fazla satış yapan gazetenin tirajı 50 bini geçmiyordu.

Markopaşa’daki başarımızın biçok nedenleri arasında en önemlileri şunlardır:

1 – Markopaşa, o zamana değin bilinmeyen bir gülmece ve hiciv yeniliği getirmiştir.

2 – O zaman ve daha önce çıkan gülmece gazetelerinin bütün amacı – çok öncekiler arasında istisnaları vardır – hoşça zaman geçirtmekti. Markopaşa’ysa, halk hizmetinde, halk dertlerini belirtmek ve halka yararlı olmak için gülmeceyi bir araç olarak kullanırdı.

3 – Markopaşa’nın kullandığı dil, halkın dilinin ta kendisiydi.

4 – Markopaşa’nın çıkış zamanı, siyasi olayların en civcivli zamanına raslamıştı.

5 – O dönemde muhalefet şimdiki kadar sertleşmemişti. Markopaşa, putlaştırılmış olanları en çirkin yerlerinden halka göstermiş, en yürekli eleştirileri yapmıştır.

6 – Gazetede çalışan arkadaşlar arasında ahenkli bir çalışma birliği kurulabilmiştir.

Gazeteyi Tan matbaasında bastırıyorduk. Dördüncü sayı baskı makinasına verildi, ancak makinadan çıkardılar, basmadılar. Halil Lütfi’ye, hem Sabahattin, hem de ben çok rica ettik, ama kabul ettiremedik. Tan matbaasının bilinen biçimde yıktırılmasından sonra, Halil Lütfi’nin haklı olarak gözü korkmuştu. Bu korkusunun bir nedeni de gazetelerde Markopaşa’ya yapılan hücumlardı. Hüseyin Cahit, başyazısında ilk hücum işaretini vermişti. Arkadan öbürleri saldırmaya başladı.

Çaresiz, makinadan sayfaları aldım. Bütün basımevlerini dolaştım, hemen çoğu işsiz olmasına karşın, Markopaşa’yı basmak istemiyorlardı.

Tan matbaasının yıktırılışı hepsinin gözünü korkutmuştu. Afişlerimiz yırttırılmıştı. Biçok kentte aleyhimize mitingler yaptırılıyor, resimleri gazetelere konuyordu.

Sonradan öğrendik ki, polis de basımevlerine gazetemizin basılmaması için tembihte bulunmuş. Zaman da geçiyordu, gazeteyi basamayacaktık.

En sonunda kendisini önceden tanıdığım Nâzım Berksoy, basımevinde basmaya razı oldu.

Gazeteye her gün iki üç korkutma mektubu geliyordu. Hatta telgraflar geliyordu. İçlerinde sehpa, tabanca, bıçak resimleri olan bu mektuplarda (bizi) öldürüleceklerinden, asıp biçeceklerinden sözediyorlardı.

15 Aralık 1946 günü basımevine bikaç arkadaş geldi. Ertesi günü aleyhimize miting yapacaklarını, yönetimevini kırıp geçireceklerini haber verdiler. Bunlar olmayan şeyler değildi. Emniyet Müdürlüğüne ve Vali’ye önlem almaları için durumu bildiren bir dilekçe verdik.

Arkadaşlar yönetimevinde bulunmanın doğru olmayacağını söylüyorlardı. Ancak gazetenin zamanında çıkması için de yönetimevinden ayrılmamıza olanak yoktu.

15 Aralık 1946 akşamı yine arkadaşlar evlerine gitmişlerdi. Ben, yönetimevinde, basımevine gelen gazeteleri kırıp sayıyordum. Ertesi sabah miting yapacaklarını haber aldığım için, işimi bitirip erkenden gitmek istiyordum. Ama o sayıda gazeet 25 bine yükselmiş olduğu için, kırıp sayması kolay kolay bitmiyordu. Bir gece öncesinden de uykusuzdum. Gazeteleri sayarken başım düşüyor, uyuyakalıyordum. Uyumamak için su içiyor, yüzümü yıkıyor, yine işimi sürdürüyordum.

Saat 4,30 olmuştu. Yani 16 Aralık 1946 günü, sabahın saat 4,30’u. Nerdeyse bayi gelip gazeteleri alacaktı.

Sokakta bir gürültü oldu. Koşuşma sesleri geldi. Pencereden baktım. Daha gün ışımamıştı. Lüks lambasının ışığında, yirmi otuz adamın han kapısına doğru koşuştuklarını gördüm. Ve o anda şöyle düşündüm: Herhalde mitingi çok erken saatte yapıyorlardı ki, gazete hiç piyasaya çıkmasın. Koca handa, en üst katta “Associated Press” ajansının adamı, han kapıcısı, bir de ben vardım. İlk işim, gazeteleri yırttırmamak, korumak için gazeteleri oraya buraya saklamak oldu. O sırada hanın kapısı gümbür gümbür vurulmaya başladı. Ben, bu gelenleri, Tan matbaasına yaptıkları gibi, kırıp yıkmaya geliyorlar sanmıştım. Gelenlere, “Buyrun, oturun iki dakika, beni dinleyin” diye ricada bulunacak, ondan sonra Markopaşa’nın amacını, halka hizmet arzusunu, görüşlerimiz ayrı da olsa, ülkeye ve halka hizmetten başka bir amacımız olmadığını, halk ve ülkeseverliğin tekele alınmasının doğru olmayacağını tüm içtrnliğimle anlatmaya çalışacaktım. Elbet bunlar da insandı, beni dinleyecekler, kandırılmış olduklarını anlayacaklardı…

Hanın kapısı açılmıştı. Gürültüyle yukarı çıktılar. Gelenler arasında yaşlı başlı adamlar da vardı. İlk anda, “bu kez, profesörleri geldi galiba!” diye düşündüm. Hana girenlerin herbiri bir odaya dağıldı. Üç kişi de bizim odaya girdi. İçlerinden biri,

– Kimsin? diye sordu.

O kadan kılıksızdım, sakallı, bitik ve perişandım ki, “Gazetenin yazarıyım,” demeye utandım. Meğer onlar beni tanıyorlarmış.

– Soyun! dediler.

Soyundum. Her tarafımı aradılar. Üstümden çıkan defter, not ve kâğıtları bir paket yaptılar. Başları olduğunu sandığım biri,

– Bunu alıp evine götürün, evini arayın! dedi.

Bu gelenlerin polis olduklarını o zaman anladım. Aynı hanın içinde parti ve sendikaların da odaları varmış. Ben o zamana kadar bilmiyordum. Öbür polisler o odalara dağılmışlardı.

Evimi aradılar. Bu, evimin ilk aranışıydı. Yatakların, şiltelerin içine kadar, her tarafı aradılar.

– Aradığınız neyse, ben vereyim, zahmet etmeyin, dedim, ama ne aradıklarını söylemiyorlardı. Yine, not, defter ve kitaplarımı bir çuvala koydular. Bir de zabıt tuttular. Karıma ve bana imzalattılar.

Karım ve çocuklarım şaşırmışlardı. Giderken, memura sordum:

– Ne zaman döneceğiz, nereye gidiyoruz?

– Akşama dönersiniz sanırım, dedi.

O gün bayiyle hesaplaşıp para alacaktım. Ne evde ne de bende para vardı. Cebimdeki bikaç kuruş bozuk parayı masaya koydum,

– Merak etmeyin, akşama gelirim! diye evden ayrıldım.

Yine arabayla hana geldik. Sabahattin Ali’ye, “Beni götürüyorlar, evde hiç para yok, para gönder!” diye han kapıcısına not bıraktım. Önce bu kartı yazıp bırakmama izin veren polisler sonradan bu kartı da almışlar. Herhalde ne yazacağımı merak etmişler.

O güne dek daha Emniyet Müdürlüğünün nerede olduğunu bile bilmiyordum. Emniyet Müdürlüğüne iki sivil polisle birlikte girdik. İkinciş katta bir odaya girdik. Bu odada on kadar memur, masaya yığılmış evrak ve kitaplar üstünde harıl harıl çalışıyordu. Bu odadan, ikinci geniş bir odaya geçtik. Karşımda iki adam vardı. Biri meşin ceketli, iri yarı, kabak kafalı, ablak suratlı, arkasındaki şişkinlikten kıç cebinde tabanca olduğu anlaşılıyor. Ayakta ve bir ayağı sandalyenin üstündeydi.

Sonradan öğrendim ki, bu, Istanbul Emniyet Müdürü Ahmet Demir’miş!!

Öbürü kısa boylu, şaşı gözlü biri. O da muavini Kemal Aygün’müş, ki hâlâ bu görevdedir.

Ahmet Demir, odasına girer girmez,

– Sen misin Aziz Nesin? diye sordu.

Genellikle, tanımayanlar beni iri yarı sanarlar da, sonra ufak tefek olduğumu görünce şaşırırlar… Ahmet Demir de onun için böyle soruyor sandım! Açık bulunan ceketimin önünü ilikleyerek, Ahmet Demir’e yaklaştım ve,

– Evet, benim! dedim.

Söz ağzımdan çıkar çıkmaz yüzümde müthiş bir şamar şakladı. Ne olduğumu, neye uğradığımı şaşırdım. Bu tokadın arkasından, Ahmet Demir,

– Ulan it, sen misin o, vatanı satacak olan! diye bağırdı.

Ne oluyorduk, ne satıyorduk, kime satıyorduk? Senin “memleket” dediğin pırasa değil ki ona buna satasın! Ben bu şaşkınlıkla kimbilir suratlarına nasıl bakmışım bilmiyorum. Yine bağırdı:

– Ulan, ne bakıyorsun muavin beyin suratına!

Ondan sonra sille, tokat, tekme girişti. Demek ki ben, Emniyet Müdürlüğüne gelmiştim ve bu zat da Emniyet Müdürü (!) idi…

Kolu mu yoruldu, sakinleşti mi, bilmiyorum, yaşamımda duymadığım küfürleri de savurduktan sonra,

– Götürün! diye bağırdı.

Getiren iki memur beni aldı. Oda kapısından çıkınca başka iki memur da önüme arkama geldiler. Sanki oradan kaçacakmışım, yahut kaçabilirmişim gibi, dirseklerimden tutup en üst kata, Birinci Şubeye çıkardılar. Bitakım kapı ve koridorlardan geçtik. Beni birbirlerine teslim ettiler. Yüzüme öyle bakıyorlardı ki, kendi kendimden korkmaya başladım. Üstümü bikez daha aradılar. Sonra tuhaf bir yere geldik. Kümes kapısı gibi bir kapıyı açıp beni içeri ittiler. Üstüme kapı kapandı. Burası kapkaranlık bir yerdi. Hiçbişey görmüyordum. Elimle etrafı yokladım. İki adım kadar eni, üç adım kadar da boyu… Yerde topak topak bişeyler vardı. Elimle yokladım. Islak, sert bir şey… Sonradan kapı bir aralık açılınca anladım, maden kömürüymüş. Uykusuzdum, açtım ve yorgundum. Kömürlerin üzerine oturup düşünmeye başladım.

Neden oluyordu bütün bunlar? Böyle bir muameleyle karşılaşacak, suç diye bişey yapmamıştım. Uyumaya çalıştım, uyuyamadım.

Bu konuyu daha fazla uzatmayalım. Tam 17 gün, bu ve daha ağır koşullar altında kaldım. Altı gün ne ekmek ne su verdiler. Bizzat Ahmet Demir geceyarılarına dek, kimileyin geceyarısından sonra tehdit ederek sorular sordu. Önündeki dosyadaki kâğıtlara bakıp bakıp soruyordu. Bitakım isimler soruyordu, hiçbirini tanımıyordum. Zaten bende isim belleği azdır. Bu isimleri düşünüyor, acaba şunun ismi miydi, bunun ismi miydi diye düşünüyor, bitürlü bulamıyordum. Yanlış birisini söyleyip onu da bu ne olduğunu bilmediğim belaya sokmaktan korkuyordum. Sonra üsteleyerek, Üsküdar’da bir kahvede konferans verdiğimi söylüyorlardı. Bir paket kaçırdığımı yeri ve saatiyle söylüyorlardı ki, bütün bunlar, tamamen uydurma, aslı astarı olmayan düzme şeylerdi. Ben, “bilmiyorum” dedikçe, tehditleri artıyordu. Onyedi gün sonra salıverdiler. hâlâ niçin tuttuklarını bilmiyorum, galiba onlar da bilmiyor…

O tarihten sonra iflah olmadım. Sürekli takip, baskı, şiddet, mahkeme, hapis, sürgün…

Bu anlattığım ünlü 16 Aralık tevkifatıdır ki, 200 kişi kadardık. Benim hemen arkamdan Sabahattin Ali’yi tutmuşlar, benden bikaç gün önce salıvermişlerdi.

Ordan saç sakal birbirine karışmış çıktım. Herkes bana bakıyordu. Hemen bir arabaya atlayıp yönetimevine geldim. Bütün arkadaşlar oradaydı, kucaklaştım. O anda bütün acılar unutuluverdi. Hemen gazeteyi çıkarmalıydık. Arkadaşlara yapılacak işleri anlattım. Yanıma para aldım. Aynı arabayla eve gittim. Evde ancak bir saat kadar oturdum oturmadım, yönetimevine dönüp yazıları yazmaya başladım.

O günden sonra Ahmet Demir gazetemin başlıca konusu oldu. Ahmet Demir şahsen bana karşı fena hareket ettiği için değil. Onun başkalarına yaptıklarının yanında, bana yaptıkları solda sıfır kalır. Ahmet Demir’i mahkemeye verdim. Bu olayın üstünden tam üç yıl geçti. Bu zaman zarfında belki on kez evimi aradılar, yedi sekiz kez tutukladılar, ondan fazla mahkemeye verdiler, üç kez mahkûm ettiler, hâlâ Ahmet Demir’le adalet huzurunda hesaplaşacağım. İnşallah…

Markopaşa’yı bastırabilmek için ne sıkıntılar çektiğimiz anlatmakla biter gibi değildir. Herkes, gazetenin en önemli işinin yazı yazmak olduğunu sanır. Oysa yazı yazmak haftanın ancak bir gününü aldığı halde, işler haftanın öbür günlerine zor sığıyordu. En önce basımevi bulmak çok zordu. Örneğin, Nâzım Berksoy büyük bir iyilik yaparak gazeteyi basıyordu ama, normal baskı fiyatından iki katı parayı, hatta daha fazlasını alıyordu. Üstelik, parayı peşin almadan iş görmüyordu. Bunca para verildiğine göre, gazete hiç olmazsa iyi ve zamanında çıksa… Ne mümkün! (Zorluklardan sözediyor)

Aklımda kaldığına göre Markopaşa aleyhine ilk dava Falih Rıfkı tarafından açıldı. Bu davayı kaybettik. Sabahattin bin lira tazminat ödemeye mahkûm oldu. Parayı verdi mi vermedi mi bilmiyorum. Bana kalırsa, Falih Rıfkı’yı aleyhimize dava açmaya sevkeden asıl neden, dava açtığı yazı değil, daha önce, ilk sayımızda çıkan bir manzumedir. Bu manzumeden bizi mahkemeye veremeyen Falih Rıfkı, başka bir yazıdan aleyhimize dava açtı. Her ne olursa olsun, Falih Rıfkı uğurlu geldi, ondan sonra davalar sökün etti.

Markopaşa aleyhine sürekli yayın ve mitingler devam ediyordu. İki kez gazetenin adı Büyük Millet Meclisinde geçti. Bunlardan birinde, Cemil Sait Barlas, kürsüden “Markopaşa’nın kökü dışardadır,” dedi. Bu sözler bizi son derecede sinirlendirdi. Dokunulmazlığının arkasına gizlenen ve Meclis kürsüsünden söylediği sözlerden sorumlu olmayan Cemil Sait Barlas’ı mahkemeye de veremiyorduk. O zaman, Sabahattin Ali,

– Cemil Sait Barlas’ın bütün arkadaşları bakan oldu, o olamadı. Bütün bunları bakan olmak için yapıyor, demişti.

Sonradan gerçekten Barlas da bakan oldu.

Barlas’a karşı duyulan acı hisle “Topunuzun Köküne Kibrit Suyu” başlıklı yazı yazıldı. Gerçekten bu yazıda yalnız Barlas’ı ve onun gibi sakat düşünenleri kastetmiştik. Ama bu yazıdan dolayı açılan davada, yazı, milletvekillerinin heyeti umumiyesine şamil görülerek, Sabahattin Ali galiba üç aya mahkûm edildi.

Aleyhimize o denli kişisel ve kamu davası açıldı ki, bunların biçoğu aklımda kalmadı, fazlasına da gerek yok, en önemlilerini yazmayı yeter buluyorum.

ALEYHİMİZE AÇILAN DAVALAR

İstanbul, Ankara ve taşra gazete ve dergileri aleyhimize dolu dizgin hakaretle dolu idi. Evvela bunlara aldırış etmedik. Fakat, işi o kadar azıttılar ki, yaptıkları tenkid, hiciv değildi.Düpe düz küfür ve iftira idi. Hele taşra gazete ve dergilerden bir kısmı, utanmadan yabancı ajanı olduğumuzu, yabancılrdan para aldığımızı, yabancı emellerine hizmet ettiğimizi söylüyor, hamalları utandıracak şekilde küfür ediyorlardı. Bütün bu neşriyatı bir dosya halinde topluyordum. Evimin muhtelif zamanlarda aranmaları sırasında bunlar da gitti, bir daha geriye alamadım.

Bütün bu neşriyatı bir dosya halinde topluyordum. Evimin muhtelif zamanlarda aranmaları sırasında alınan evrakım arasında bunlar da gitti, bir daha da geriye alamadım.

Umumiyetle bunlara cevap veremiyorduk, mahkemeye de veremeyecektik. Fakat, aleyhimize açılan davalara bir cevap olarak bunlardan bir kısmını mahkemeye vermek üzere, Basın Savcılığına müraat ettik. O zaman, Basın Savcısı, şimdi İstanbul Savcı Baş Muavini olan Hicabi Dinç idi. Açtığımız davaları reddetti. Bu yazılarda hakaret görmedi.

Bizim yazılarımız, bunların yanında zemzemle yıkanmıştı. Başka bir vilâyet Savcılığında dâva açmak için vaktimiz yoktu.Açtığımız dâvalardan bir kısmı görüldü, hepsi de mahkûm oldular.

BİZİ TAKLİD EDENLER

Gazetenin satışı durmadan yükseliyordu. Bu satış, piyasada gazeteci diye geçinenleri imrendiriyordu. Gazetelerde,hatta günlük gazetelerde, Markopaşa’daki yazıları taklid eden yazılar çıkıyordu. Bu ara, yine Markopaşa’yı taklid eden haftalık gazeteler piyasayı doldurdu.Bunların içinde, isimleri aklımda kalanlar şunlardır:

Alay, Lalapaşa, Mazete, Bekri Mustafa ve isimleri aklımda kalmayan bir kaçtane daha…Bütün bunlar bir müddet çıkıyor, satışsızlıktan ölüyordu.

Meşrutiyet devrinde de tıpkı böyle mizah gazeteleri piyasayı doldurmuştu.

Gazetenin galiba onuncu sayılarında idi.Şemsettin Yeşil’in akrabası olan Salih Yeşil ismindeki eski milletvekillerinden birinden gazeteye bir mektup geldi.Bu mektupta İsmail Habib’in (Avrupa edebiyatı ve biz) isimli kitabındaki bir noktanın yanlışlığından bahsediyordu. Bu mevzuu enteresan buldum. Fakat bu çeşitten gelen mektupları, okuyucu dileklerini incelemeden, delil ve vesikaya dayanmadan neşretmek adetim olmadığı için hemen kitabın iki cildini aldım, o bahsi okudum. Ondan sonra da neşrettim. Laf arasında hemen hatırlatayım ki, bu vakadan iki buçuk sene sonra İngiliz, İran ve Mısır krallarının aleyhime açtığı davada 7. asliye mahkemesi, benim uslûbumun tayini için İsmail Habib’i bilir kişi heyeti arasına seçmişti. Vazifesi, yalnız bu yazıların bana ait olup olmadığını bildirmek olan İsmail Habip verdiği raporda, vazifesi dışına çıkarak, esasen yazılarımın hiç bir kıymeti olmayan bayağı şeyler olduğunu da söylüyerek, bir eski hatıranın acısını çıkarmış ve ne derece bitaraf bir münekkit olduğunu da bu suretle göstermiş oldu.

Salih Yeşil’den gelen mektubu da, İsmail Habib’in kitabının ait olduğu sayfaları arasına koymuş, rafa kaldırtmıştım. İşte bu sıralarda 16 aralıkta beraber tevkif edildiğim arkadaşlarım halâ Emniyet Müdürlüğünde nezaret altında tutuluyor kendilerine işkence ediliyordu.
(..)

About these ads

Aziz Nesin’in kaleminden Markopaşa efsanesi” üzerine 2 düşünce

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s