Bir efsane daha son buldu. Efsanenin sona ermesiyle paralel günlerde, Kemalist faşizmin bir pagan ritüeli de ortadan kalktı. Artık çocuklar resmi törenlerde uygun adım yürümeyecekler.
Devlet ve ordu erkanının önünde yürüyüş yapma geleneği bizde eskidir. Eskiden de mehteran takımları aynı işleri yapardı. Hatta bu yürüyüşe meslek grupları da katılırdı, ayrı kortejlerde. Bir de ordu bir zafer kazanıp şehre geldiğinde büyük bir karşılama töreni düzenlenirdi. Ancak son üç yüz yılda ordumuz girdiği her savaştan mağlup çıktığı için bu gelenek unutuldu zamanla. En son gelinen noktada, Mustafa Kemal Atatürk o günleri anlatırken “artık bir Osmanlı paşası yolda yürüyemez olmuştu, insanlar “nasıl arnavutluk’a yenilebildiniz?” diyip askerlerin yüzüne tükürürdü” diyordu.
Gerçekten de Balkanlardaki kayıplarımız ve bu kayıplarımızın arkasındaki fırka çatışmaları utanç vericiydi. Örneğin Selanik, başındaki komutanın İttihat ve Terakki’ye olan karşıtlığı nedeniyle hiçbir çatışma olmadan terkedilmişti. 1914-1918 yılları arasındaki son büyük İttihatçı hezimetinden sonra, İttihat ve Terakki’nin daha radikal B kadrosunun iktidar amaçlı yürüttüğü ve Lozan uzlaşısıyla son bulan Yunan Muharebelerinden sonra 29 Ekim 1923′te tüm Osmanlı mirası reddedilerek yeni bir cumhuriyet kuruldu. Kısa süre içerisinde, Mehmed Akif’in deyimiyle “zafer sarhoşluğu içki sarhoşluğuna dönmüştü”. Artık genel geçer akım yalakalıktı. Ki bunun en ilginç örneklerini benim “Atatürk Ekber” başlıklı yazımda okuyabilirsiniz.
O dönem kurulan 24 farklı diktatörlükte olduğu gibi Türkiye’de de resmi törenler ciddi bir disiplinle uygulanmaya başlandı. 19 Mayıs, 23 Nisan, 29 Ekim.. Almanya’daki Nazi resmi törenlerine benzeyen hatta benzemenin de ötesinde aynısı olan törenler bizde de yapılmaya başlanmıştı.
Törenler neden önemlidir? Bu törenlerde çocuklar, gençler ve halk devlet erkanının önünde uygun adım marşla yürütüler. Bütün ülke rejimin propagandalarını dinlemek zorunda bırakılır. Rejimin bütün sahtekarlıkları ve yanlış eylemleri bu günler üzerinden yaratılan sahte coşkuyla örtülür. Milletin birliği ve bütünlüğü vurgulanır, beceriksizce kotarılan devletin aleyhine düşünceler lanetlenir. Böylece rejim karşıtları kolektif bir aforoza daha uğrarlar. İnsanların “severek” yaptığı bir işe de karşı bırakılırlar. Çünkü her şey devlet içindir ve devlet içindedir, hiçbir şey devletin dışında ve devlete karşı olamazdı. Bunun sevinilecek bir şeymiş gibi toplumun düşünce damarlarına enjekte edilmesi ancak bir bayram olarak kutlanmasıyla mümkündü.
Bizdeki kutlamaların en büyüklerinden biri 23 Nisan kutlamalarıdır. TBMM’nin açılışı olan bu tarihi her yıl bayram havasıyla kutluyoruz, yurdun her yerinde büyük bir sevinçle (!) bu törenlere de katılıyoru. Gazetelerde boy boy kutlamalara, rejime methiyeler düzülüyor.
Aynı zamanda bu bayramın çocuklara Atatürk tarafından hediye edildiği ve bu yönüyle dünyada ilk olduğu söyleniyordu.
Günaydın, bu yalan da tarihe karıştı.
“Milli Hakimiyet Bayramı”
23 Nisan’ın bir bayram olarak kutlanmasının tarihi meclis açıldıktan bir yıl sonrasına dayanıyor. Manisa milletvekili Refik Şevket Bey ve arkadaşları meclise 23 Nisan’ın bir bayram olarak kutlanması önerisi veriyor. O dönemde 23 Nisan, “milli hakimiyet bayramı” olarak kutlanmaya başlıyor.
1929 yılına kadar da bu şekilde kutlanmaya devam ediyor.
23 Nisan’ın çocuklara bir bayram olarak verilişi ise 1929 yılına dayanıyor.
Himaye-i Etfal Cemiyeti
Osmanlı döneminde devlet kurumlarının yetersizliği nedeniyle yürütülemeyen yetim çocuklara sahip çıkma işini Galatasaray yurdunda kalan İsmail Canbulat, Muhtar bey, Celal Derviş Bey, Osman Tevfik bey, Kemal Derviş bey, Adnan bey, Servet Efendi, Nesim Mezalyah efendi, Haralambadi efendi, Doktor Rasim Ferid bey, Mustafa Reşat bey, Ahmet Emin beyden oluşan grubun 1917 yılında yine devletten izin alarak kurduğu Himaye-i Etfal Cemiyeti yürütmeye başlar. 11 Ağustos 1917 yılında kurum kamuya yararlı dernek statüsü kazanır. Bu cemiyetin ambleminde; kenarlarında sıhhat, ahlak ve irfan yazan üçgenin ortasında bir yeşil hilal bulunur.
Bir dönem sonra kurumun ismi Çocuk Esirgeme Kurumu olarak değiştirilir.
İşte bu kurumun başkanı ve Mersin milletvekili olan Dr. Fuat (Umay) Bey’in girişimiyle 23-29 Nisan arası Çocuk Haftası olarak kutlanmaya başlar. Bunun nedeni; kuruma gelir sağlamak için bir takım etkinliklerde bulunmaktır.
İlk tören ve balo; 23 Nisan 1929 tarihinde kurumun genel merkezinde yapıldı. Bu törene İsmet İnönü katıldı ve çocuklara şeker dağıttı. Aynı törende meclis başkanı olarak Kazım Özalp da bulunuyordu.
Kurum bu balolara ve törenlere devam etti. 1929 yılından 1938 yılında kadar yapılan baloların yalnızca iki tanesine Atatürk katıldı.
23 Nisan Milli Hakimiyet Bayramı 1981 yılına kadar bu isimle kutlandı. Ancak 1981 yılına kadar isminde geçmese de Çocuk Bayramı olarak da kutlandı. 23 Nisan, “ulusal egemenlik ve çocuk bayramı” adını 1981 yılında alabildi.
Yani, 23 Nisan’ın çocuklara verilmesiyle Atatürk’ün hiçbir ilgisi yok. Bu, Himaye-i Etfal Cemiyetinin girişimiyle başlamıştı. O yıllarda olan biten herşeyi Atatürk’e mal etme çabasının bir sonucu olarak biz bunu da Atatürk’ten bildik.
Tarih, şaşırmaktır.



Hellboy
Nisan 25, 2009
Demek ki 23 Nisan, Atatürk’ün dünya çocuklarına armağanı değilmiş. Dünya çocuklarının en mutlu gününü ellerinden almakla övünüyor olmalısınız. Ne kadar da acımasızmışsınız!
farukkartal
Nisan 28, 2009
Kemalizm’in bir putu daha kırıldı.
Kalem ve Onur
Nisan 29, 2009
Alıntıladığınız bilgiler için referans belirtiniz.
İsimsiz
Mayıs 12, 2009
Çocuk bayramı çokta muhim değil…
Önemli olan 23 Nisan’da ne olduğudur…
Atatürk’e mal etmeye çalışılsada bir şey farketmez…
28 Ağustos sabahı patlayan toplar Atatürk’e ait…
Kemalist
Mayıs 23, 2009
Halen daha Atatürk’ü karalamaya çalışmaktan yorulmadınız bundan kazancınız nedir anlamıyorum???
eggman
Mayıs 23, 2009
Ordumuz son üçyüz yıldır girdiği her savaşı kaybediyor demek. Hangi ordu bu sizin ordunuz? Çanakkale’den bir ordu biliyorum ben, benim, bizim ordumuz dediğim, kurtuluş savaşından mı haberiniz yok yoksa ingiliz misiniz kuzum? sahi kim sizin ordunuz?
okur
Haziran 22, 2009
Yazıyı tam olarak okursanız bahsedilen son üçyüz yılın Osmanlı’nın son üçyüz yılı olduğunu sonraki cümlelerden hemen anlayabilirsiniz. Bu da bütün yaftalama kokan sorularınıza gayet net bir cevabı kendi kendinize bulmanızı sağlar.
hasanrua
Mayıs 23, 2009
Atatürk’ü karalamak gibi bir “amacımız” da yok, bundan bir kazancımız da. Gördüğün gibi Google reklamı bile alamayan bir blogda yayımlanıyor bunlar, bana kazandırdığı maddi hiçbir şey yok.
Peki siz Atatürk’ü neden bu kadar seviyorsunuz? Neden bir insana sahip olmadığı özellikleri, faili olmadığı fiilleri yüklüyorsunuz? Acaba kaşıkçı elması gibi parlatmanızın nedeni onu çok sevmeniz mi yoksa onun üzerinden kotardığınız meşruiyetiniz mi?
Mustafa Özkan
Haziran 19, 2009
Kalem ve Onur’a katılıyorum. Eğer bir iddianız varsa alıntıladığınız kaynakları belirtmelisiniz.
hasanrua
Haziran 19, 2009
Elbette ki kaynak verebilirim;
İlk kaynak; Veysi Akın’ın 23 Nisan Milli Hakimiyet ve Çocuk Bayramı isimli makalesi. Bu isimle arayarak Google’dan ulaşabilirsiniz.
İkinci kaynak Emre Aköz’ün bir yazısı. Başlığını şimdi anımsayamıyorum.
Kalem ve Onur
Haziran 29, 2009
Tamam, ama bunları -bizim söylememize gerek kalmadan- yazının içinde veya sonunda dipnot olarak belirtiniz. Sözkonusu araştırmacıların emeklerine saygı göstermek bakımından bu gerekli.
Mustafa Özkan
Haziran 19, 2009
Teşekkürler, araştıracağım.
gamze
Nisan 18, 2010
ıyyyyyyyyyyy kim yazmış bunu ya atatürkün ağzına………ya
omer
Nisan 30, 2011
bu ülkenin ekmeğini yiyip te bu ülkeyi kuranlara laf eden boşa konuşan içinde zerre insanlık olmayan insan tümleçleri bunlar….